Now Playing Tracks

Otopsikanaliz

Boşa geçirecek 1 saniyesi olan insan hayatın değerini anlamamıştır demiş. Newton’ du sanırım.
Boşa geçen ömürler görüyorken her gün, gülümsetti doğrusu. Üstelik gayet hayatın önemini kavramış, amaç ve değerlerine sıkı sıkı sarılmış insanlar. Herkesin hayata yüklediği anlam farklı, bunu anlayabilirim. Anlamlandıramadığım bu über anlamlı hayatlarını yaşayan insanların yargılarını ve ahlaklarını mutlak doğru kabul etmesi. Şöyle yüzeysel düşününce bu da anlaşılabilir kılınıyor. Ancak anlamak problemleri çözmeye yetmiyor. Bu farkındalığın da ardından “Ne yapmalı?” sorusu geliyor akla. Bir yol bulamıyorum. Tüm bu geliştirmeye çalıştığım anlayış, görmeye çalıştığım diğer yollar, göremeyeceklerimin olması olasılığı. Kendinden başka doğru olması olasılığını inatla reddeden ezici çoğunluğa karşı beni hassas kılıyor ve yaşamımın en azından bir kısmını bu insanlarla geçirmek durumundayım. İnsanlar birbirlerini anlamak için değil bir sonraki konuşma hakkını garantilemek için dinliyor ve zaman geçirmek için konuşuyor. Bu durumda susmak en verimli yolmuş gibi dursa da, temel bir içgüdüyü ıskalamış oluyorum; anlaşılma ve paylaşma ihtiyacı.

Ankara Notları-2

Burada oturuyorum ve bir apartman dairesinde bozkırın ortasında ama doğadan uzakta Ankara’da anane evinde gün dolduruyorum. Bu yapmak için çaba harcamadığım bir şey, güneş ve ay ardalanmaya devam ediyor, bense sadece bir eşlikçiyim. Ve bu eşliği mümkün olan en iyi şekilde yaşamak gerektiğini kavramış biri olarak-mümkün  ve daha iyi bir eşlik şeklini de görebiliyorken- şu an yapıyor olduğum bir tatmin vermiyor ve bu da mutsuzluğa yol açıyor. Yanlış yerde, yanlış insanlarla kısır döngüsü içinde. Gün geçtikçe gelişmek yerine çürüyormuş gibi. Tahammül et ve sus.Ve bu sırada gülümseyi ihmal etme ki insanlar ters giden bir şeyler olduğu kanısına kapılıp, olayı iyice boklaştırmasın. Tam olarak bir çürüme nasıl gerçekleşir?

Yapmak istediğim şeyler bu kadar temel ve basitken, neden sürekli engellenmişlik hissine kapılıyorum? Bilmiyorum ama vazgeçmemek lazım, bu da farkında olduğum bir diğer gerçeklik.

Kimileri hayat bu diye açıklıyor. Kimileri için kader, kimi içinse sınav. Benim için hayatımda var olan ve seçmediğim insanların yanlış koşullanması. Ve onları sevme zorunluluğu belki de içgüdüsel olduğundan, kimseyi suçlayamıyorum. Zaten bu bir işe yaramıyor. Görebildiğim çözüm yolu ise uzun ve zor. Ve bu benimsemekte olduğum hayat görüşüne pek uymuyor. Ama elden ne gelir ki? Zorunluluklar silsilesi altında ezilmektense sorumluluk almak, ne bileyim işte daha az çaresiz görünüyor. Belki kendini kandırmak? Ama bu kadarı kimin umrunda ki? Çabuk, daha çabuk prensipli ve sonuç odaklı bir dünyada?

Sizi seviyorum.

Ankara Notları

Akşam loşluğunda oturuyorum. En azından 50 yıllık bu evde. 60’ları 70’leri düşünüyor ya da düşlüyorum. Bir yandan Beatles dinlerken, bir yandan da Kürk Mantolu Madonna eşlik ediyor bana ve oldukça uyuşuyor tüm bu eylemler .Tam düşlediğim zamanları anlatıyor Sabahattin Ali. Ancak iç huzurunu bulamıyorum bir türlü, bir şeyler eksik ya da yetersiz geliyor. Anlamlandıramıyorum.

O kadar alıştırmışım ki başkalarının beklentilerine göre yaşamaya, kendim için bir şeyler yapmak hafif bir bencillik hissettirmiyor değil.

Bir aşı macerası peşinde, Ankara gecelerinde hastane aradık. Arabayla giderken o ışıkların akışında, yerini aydınlık bir çizgiye bırakışında gerçekleşmeyen isteklerimi buluyorum, ve o an karar veriyorum. Madem diyorum ben de şimdiye kadar yaptığım şeyi yaparım. En zahmetsiz olanını, yazmayı. Ve böylece yazıyorum bu satırları uzun bir aradan sonra.

Bu zahmetsizlik hakkında çokça düşündüm aslında. Neden zahmetsiz geldiğini. Belki bir yetenekti. Ama hiç sanmıyorum. Yeteneğe dair düşüncelerim farklı. Altında özlü sözler yazan bir ajandada yetenek inatla çalışmaktır diye bir şey okumuştum. Mantıklı gelmişti ama okuduktan sonra bunun doğruluğunu kanıtlayacak hiçbir çabaya girişmedim açıkça. Çocukluğumu düşünüyorum  sonra, herkesin kendince romantik çocukluk anıları var. Benimse aklıma üşüşen birkaç sahnede romantiklikten eser yok. Gözlerim doluyor hemen, hiç sevmediğim bir özellik. İnsanı çaresiz bırakıyor.

Kreş yıllarımı büyük bir saadetle hatırlıyorum ama. Bale derslerimizi, yıl sonu gösterisinden sonra bale okuluna davet edilen birkaç kızdan biri oluşumu ama devam edemeyişimi. Babama eğer zorlanacaksak gitmesem de olur deyişimi. Niye bu kadar acıklı bir olaydan bahseder gibi bir havaya girdiysem. İnsanın başına neler geliyor değil mi, bu ne ki?

Seni geçmişin tanımlar. Mı?

Seni geçmişin tanımlar, ne olduğunu. Oysaki ben buradayım ve hiçbir şeyim.

Henüz Haziran’ın başları. Akşamüstü, ekim karanlığı. Yağmurdan. Vapur seyahati. Deniz gri renkte bu sefer. Vapurun arkasında bıraktığı köpüklü iz ve pervaneye çarpıp gürültüyle kabaran kısmın rengi farklı, yeşilimsi-sarı çamur rengi. Biraz kusmuk. Eh tabi bütün şehir barsaklarını denize boşaltırsa.

Pervaneye kafa atan dalgaların ve büyük bir homurtuyla hepsini savuran motorun sesi rahatsız ediyor bu sefer. Hâlbuki güzel geldiği zamanlar da olmuştu. Kulaklığımı takıyorum ben de sırayla çalışıyor en sevdiğim şarkılar. Bakmaya devam ediyorum geride bıraktığımız kıvrımlı ize, gri bulutlara, denize, arada bir peşimize düşen martılara. Göz meditasyonum devam ediyor, üstelik ücretsiz! Gittikçe küçülen Hilton.

Pek kimse yok bu tarafta. Yağmur dışarıdaki bankları ıslatmış, herkes portakal suyu satan amcanın yanına kaçmış. En köşede bir floresan. Banktaki damlaların üzerine vuruyor ışığını. Aydınlatacak kimse yok başka. Sevgili vapurumuzun biraz sallanmasıyla tavandaki muşambaya biriken sular denize yol alıyor, gök gürültüsü eşliğinde. Köşelerdeki banklar biraz daha ıslanıyor. Kaçmaya fırsat arayan birkaç kişi daha gidiyor portakal suyu amcanın yanına. İnsanlar ıslanmaktan neden korkar anlayamıyorum. Zaten anlamlandıramadığım o kadar çok şey var ki hayatta, bir yenisini ekleyiveriyorum zihnimin karanlık köşelerine.

Ve geçenlerde bir kısa filmde duyduğum o söz geliyor aklıma. Seni geçmişin tanımlar. Hiçbir zaman doğru yerde doğru şeyi yapmadığım geliyor aklıma. Sırası değiller’i buruk bir gülüşle savuşturuşlarım. “Doğru”yu ve “zaman”ı sorguluyorum ben. Herkesçe doğru kabul edilen bir şey varsa orada mutlaka bir bokluk vardır. Belki aylak bir insan yapıyor bu düşünceler beni. Aylaklık dedim de, Eski Yunan’da filozoflara halk bakarmış. Adamlar bütün gün tapınakta oturup düşünüp, tartışsın diye bütün gün tarlada çalışarak kazandığı paranın bir miktarıyla da filozofun karnını doyururmuş yani. Herkes kendi işini yaparmış, olması gerektiği gibi. Şimdide bir ütopya mı? Belki.

Kıyıya yaklaşırken birkaç turuncu huzme sızıyor turuncu bulutların ardından. Belki benim ütopyam da o gri bulutların ardından göz kırpan tatlı turunculuk diyarında. Kim bilir?

Öz eleştiri, öz güvensizlik değildir, sanmıyorum

Sebepler ve sonuçlardan oluştuğunu düşündüğüm hayat. Ah hayat. Yine ve yeniden yanılmışım. Bazı sonuçların sebepleri olmuyormuş. Belki de henüz keşfedemediğim bir sebep var. Kim bilir adı sevgidir belki. Salt sevgiden bir benlik.

Sebebe ihtiyaç duymamak ne güzel şey öyle. Bir kararı verirken yüreğinin sesini dinleyebilmek. Evrimleşirken bu özellik de körelmiş sanıyorum. Duygusal insanlar tutunamamış kirli hayatlara. Bizler de arafta. Atalarımızdan miras genler ile yaşamanın o baş döndürücü adaptasyonu arasında.

Ne hakkında yazıyorum bilmiyorum. Neden yazıyorum ? Önemli değil.Yaz gitsin içinden geldiği gibi. Bir Orhan Veli olmayıver. Büyük bir hüzün. Hani şu iç kaplayanlardan. Hayatından kader, pişmanlık, keşke gibi sözcükleri çıkarmaya çalışan biri için oldukça zor. Kabullenmek ve üstlenmek bütün sorumluluğu. Beyin kemiklerinden birini oluşturan slogan cümle ‘Zor ama imkansız değil.’ olan biri için daha vahim. Kendimle çelişiyorum. Kendisiyle çelişiyor- başka biriymiş gibi bahsetmek daha rahatlatıcı-. Yok ya da itiraf etmek de iyi geliyor. En azından diyorum olanı kabullenebiliyorsun. Bak kendini avutarak mutlu olan insanlara, onlardan olmaktan yeğdir. Sonra diyorum bir karış yol alamamışsın sen. Hala o insanlar önemli senin için. Senin de avuntun, zavallı insanlar oluyor böylece. Farksız.

Nil Burak; http://www.youtube.com/watch?v=IT6wEgXXBUk

We make Tumblr themes